Hacettepe Üniversitesi, Mühemdsilik Fakültesi, Gıda Mühendisliği Bölümü
Dünyada sürdürülebilir üretim arayışları hız kazanırken, mikroorganizmalar, enzimler ve fermentasyon teknolojilerine dayalı üretim sistemleri giderek daha fazla önem kazanıyor. Son yıllarda bu teknolojileri ortak bir çatı altında tanımlamak için kullanılan kavramlardan biri de “biosolutions”, Türkçesiyle biyolojik çözümler.
Biyolojik çözümler; doğada bulunan mikroorganizmaların, enzimlerin ve diğer biyolojik sistemlerin özelliklerinden yararlanarak gıda, tarım ve endüstriyel üretimde daha verimli ve sürdürülebilir süreçlerin geliştirilmesini kapsıyor. Fermentasyon teknolojileri, starter kültürler ve gıda enzimleri aslında uzun zamandır gıda sanayinin bir parçası. Ancak bugün bu teknolojilere mikrobiyal proteinler ve yağlar, fonksiyonel bileşenler, probiyotik ve postbiyotikler, biyoaktif bileşenler ve gıda yan ürünlerinin biyoteknolojik yollarla değerlendirilmesi gibi çok daha geniş bir uygulama alanı ekleniyor.
Bu nedenle biyolojik çözümler artık yalnızca bilimsel ve teknolojik bir gelişme olarak değil, önemli bir ekonomik büyüme alanı olarak da değerlendiriliyor.
Türkiye için 10,8 milyar avroluk potansiyel
Novonesis tarafından Amsterdam Data Collective iş birliğiyle hazırlanan ve Haziran 2026’da Ankara’da açıklanan The Value of Biosolutions: Growth and Prosperity by 2035 – Türkiye Edition raporu, bu alanın Türkiye açısından potansiyelini dikkat çekici rakamlarla ortaya koyuyor[1].
Rapora göre Türkiye’deki biyolojik çözümler sektörü bugün yaklaşık 4 milyar avroluk üretim çıktısı oluşturuyor ve 28 binden fazla kişiye istihdam sağlıyor. Uygun politika ve yatırımlarla bu ekonomik büyüklüğün 2035 yılında 10,8 milyar avronun üzerine, istihdamın ise 75 bin kişinin üzerine çıkabileceği öngörülüyor. Ayrıca sektörde yaratılan her bir doğrudan istihdamın yaklaşık 1,6 dolaylı istihdam oluşturduğu belirtiliyor.
Küresel ölçekte de benzer bir büyüme beklentisi söz konusu. Biyolojik çözümler ekonomisinin 2035’e kadar yaklaşık 930 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşabileceği ve yaklaşık 5 milyon kişiye istihdam sağlayabileceği tahmin ediliyor. Dolayısıyla biyolojik çözümler önümüzdeki on yılın yalnızca sürdürülebilirlik araçlarından biri değil, aynı zamanda önemli bir teknoloji ve rekabet alanı olmaya aday.
Gıda sektörü bu dönüşümün neresinde?
Türkiye açısından konu özellikle gıda sektörü için önemli. Çünkü ülkemiz güçlü bir tarımsal üretime ve gıda sanayine sahip olmasının yanında, biyoteknolojik üretimde kullanılabilecek önemli miktarda yan ürün de oluşturuyor.
Meyve ve sebze işleme yan ürünleri, peynir altı suyu, tahıl işleme kalıntıları ve yağlı tohum endüstrisinin yan ürünleri buna örnek olarak verilebilir. Bu kaynakların yalnızca atık yönetimi perspektifiyle değerlendirilmesi yerine biyoteknolojik üretim için hammadde olarak görülmesi önemli bir fırsat yaratabilir.
Fermentasyon yoluyla bu kaynaklardan mikrobiyal protein, mikrobiyal yağ, enzim, organik asit ve farklı fonksiyonel bileşenlerin üretilmesi mümkün. Böylece bir taraftan gıda endüstrisinin çevresel yükü azaltılırken diğer taraftan düşük değerli hammaddeler daha yüksek katma değerli ürünlere dönüştürülebilir. Aslında burada önemli bir paradigma değişiminden söz ediyoruz: Gıda endüstrisinin yan ürünü, başka bir biyolojik üretim sürecinin hammaddesi olabilir.
Türkiye ne yapmalı?
Novonesis raporunda Türkiye’nin bu potansiyeli gerçekleştirebilmesi için Ar-Ge ve inovasyonun desteklenmesi, pilot projelerin yaygınlaştırılması, kamu-özel sektör iş birliklerinin güçlendirilmesi, yerli üretim ve değer zincirlerinin geliştirilmesi ve biyolojik çözümleri destekleyen uzun vadeli, öngörülebilir bir politika ortamının oluşturulması gerektiği vurgulanıyor.
Türkiye açısından belki de en kritik konu, laboratuvardan sanayiye geçişin hızlandırılmasıdır. Üniversitelerimizde mikroorganizmalar, fermentasyon, gıda biyoteknolojisi, moleküler biyoloji ve biyoinformatik alanlarında önemli bir araştırma kapasitesi bulunuyor. Buna karşılık laboratuvar ölçeğinde geliştirilen bir biyoteknolojik sürecin pilot üretime, ardından endüstriyel ölçeğe taşınması hâlâ önemli bir darboğaz oluşturuyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca daha fazla araştırma projesine değil; üniversitelerin, araştırma merkezlerinin, girişimlerin ve gıda sanayinin birlikte kullanabileceği pilot fermentasyon ve biyoproses altyapılarına yatırım yapılması gerekiyor.
İkinci önemli konu biyolojik kaynaklarımız. Türkiye’nin farklı bölgelerinden, geleneksel gıdalardan ve farklı ekolojik ortamlardan izole edilen mikroorganizmalar gelecekte yeni starter kültürlerin, enzimlerin ve biyoteknolojik üretim suşlarının kaynağı olabilir. Bu nedenle mikrobiyal kültür koleksiyonlarının geliştirilmesi, mikroorganizmaların genomik ve fonksiyonel olarak karakterize edilmesi ve bu kaynakların dijital olarak izlenebilir hale getirilmesi stratejik önem taşıyor. Bu yöndeki girişimlerden biri de Hacettepe Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Gıda Mühendisliği Bölümü, FoodOmics Laboratuvarı bünyesinde oluşturduğumuz Hacettepe University FoodOmics Laboratory Culture Collection (HUFCC)[2]. Maya ve laktik asit bakterilerinden oluşan mikrobiyal kaynakların korunması, karakterizasyonu ve araştırma ile biyoteknolojik uygulamalarda değerlendirilmesi amacıyla geliştirilen HUFCC, 2025 yılında Dünya Mikroorganizmalar Veri Merkezi’ne (WDCM) kaydedildi ve Avrupa Kültür Koleksiyonları Organizasyonu’na (ECCO) üye oldu. HUFCC örneğinde olduğu gibi, ülkemizde araştırmalar sonucunda elde edilen değerli mikrobiyal kaynakların dağınık laboratuvar stokları olarak kalması yerine tanımlanmış, izlenebilir ve erişilebilir biyolojik kaynaklara dönüştürülmesi, Türkiye’nin biyolojik çözümler kapasitesinin geliştirilmesinde önemli adımlardan biri olabilir.
Üçüncü olarak, gıda sanayinin yan ürünleri ülke çapında bir biyoteknolojik hammadde kaynağı olarak ele alınabilir. Hangi bölgede hangi yan ürünün ne miktarda ortaya çıktığının ve bunlardan hangi katma değerli ürünlerin üretilebileceğinin belirlenmesi, döngüsel biyoekonomi açısından önemli bir başlangıç olacaktır.
Son olarak mevzuatın da bilim ve teknolojideki gelişmelere eşlik etmesi gerekiyor. Yeni fermentasyon ürünleri, mikrobiyal bileşenler ve yeni gıdalar yaygınlaştıkça güvenliği temel alan, ancak inovasyonun önünü açan açık ve öngörülebilir düzenleyici süreçlere ihtiyaç duyulacaktır.
Biyolojik kaynaklardan ekonomik değere
Türkiye’nin 2035 yılında 10,8 milyar avroyu aşabilecek bir biyolojik çözümler ekonomisine ya da biyoekonomiye ulaşması önemli bir potansiyel. Ancak bunun gerçekleşmesi yalnızca yeni teknolojilerin geliştirilmesine bağlı değil. Biyolojik kaynakların korunması ve karakterize edilmesi, bilimsel bilginin pilot ölçeğe taşınması, gıda sanayinin yan ürünlerinin hammadde olarak değerlendirilmesi, üniversite-sanayi iş birliklerinin güçlendirilmesi ve uygun mevzuatın oluşturulması aynı zincirin parçaları.
Türkiye’nin güçlü tarım ve gıda sanayisi düşünüldüğünde, biyolojik çözümler alanında önemli bir avantajımız bulunuyor. Önümüzdeki dönemde asıl hedefimiz biyolojik çözümleri yalnızca kullanan değil, geliştiren, üreten ve ihraç eden bir ülke olmak olmalı.
[1]Novonesis & Amsterdam Data Collective. The Value of Biosolutions: Growth and Prosperity by 2035 – Türkiye Edition, 2026. https://www.novonesis.com/en/news/biosolutions-could-grow-more-eu108-billion-and-add-more-75000-jobs-turkiye-2035-new-report-finds
[2]Hacettepe University FoodOmics Laboratory Culture Collection (HUFCC), Hacettepe University, Faculty of Engineering, Department of Food Engineering. https://hufcc.hacettepe.edu.tr/












