

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi doğrultusunda düzenlenen BM İklim Değişikliği Konferansı 31’incisi (COP31) bu yıl 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da yapılacak. Ev sahipliğini üstlendiğimiz COP31 kapsamında alınacak kararlar; ülkelerin karbon emisyon hedeflerinden enerji politikalarına, sürdürülebilir kalkınma stratejilerinden yeşil finansmana kadar geniş bir etki alanına sahip olacaktır.
Zirve öncesi Türkiye’de düzenlenen, gerek 12 Şubat 2026 tarihinde İstanbul’da yapılan başlangıç toplantısı, gerekse mart ayında gerçekleştirilen basın buluşmaları ve diplomatik temaslar, zirvenin siyasi ve tematik yönünü giderek daha net hâle getirdi.
COP31 vizyonuna ilişkin kamuoyuna verilen mesajlar, Türkiye’nin bu konferansa yalnızca ev sahipliği değil, küresel iklim diplomasisinde yeni bir güven ve uygulama eşiği olarak gördüğünü ortaya koydu. Antalya’daki zirvenin çerçevesi yalnızca teknik müzakere başlıkları üzerinden değil; enerji güvenliği, temiz dönüşüm, sıfır atık, dirençli şehirler, finansman, yeşil sanayileşme ve kapsayıcı diplomasi ekseninde şekillenmeye başladı. Öne çıkan unsur klasik anlamda bir hedefler konferansı olarak değil, uygulamaya odaklanan bütüncül bir süreç olarak tasarlanması oldu.
Türkiye, COP31 vizyonunu “Uygulama COP’u” fikri üzerine inşa ediyor. Bu yaklaşım, son yıllarda COP süreçlerine yönelik artan eleştiriler düşünüldüğünde dikkat çekici görünüyor. İklim zirveleri çoğu zaman yüksek beklentiler üretse de bu beklentilerin istenilen ölçüde hayata geçirilemediği biliniyor. Finansman, kapasite geliştirme ve siyasi sahiplenme en önde gelen eksiklikler olarak yer alıyor.
Türkiye’nin COP31 ajandasının giderek genişleyen fakat aynı zamanda bütünleşen bir yapıda kurgulandığı görülüyor. İlk aşamada beş ana öncelik üzerinden şekillenen çerçeve; temiz enerji dönüşümü, sıfır atık ve metan azaltımı, iklime dirençli şehirler, iklim eylemi uygulama mekanizması ve yeşil sanayileşme başlıkları etrafında toplanırken, daha sonra bu çerçevenin daha kapsamlı bir dokuz öncelik alanına dönüştüğü görülüyor. Sıfır atık, gençlerin iklim süreçlerine katılımı, gıda güvenliği, yeşil sanayileşme, temiz ve güvenli enerjiye geçiş, Akdeniz’den Afrika ve Pasifik’e uzanan kırılgan bölgelerde dirençlilik, iklim eylemi için finansmanın harekete geçirilmesi, iklime dirençli şehirler ile okyanuslar ve denizler bu yeni çerçevenin bileşenleri olarak sıralandı. Böylece Türkiye COP31’i sadece enerji dönüşümü ya da finansman başlıklarıyla sınırlanmayıp, gençlikten gıdaya, kentlerden deniz ekosistemine kadar uzanan daha geniş bir iklim diplomasisi alanı kurmaya yöneldi.
Son dönemde savaşlar, enerji arz sorunları, fiyat dalgalanmaları ve tedarik zinciri kırılganlıkları birçok ülkeyi iklim hedefleriyle enerji güvenliği arasında zor tercihler yapmaya yöneltti. Türkiye bu gerilimi yumuşatmaya çalışan bir çizgi ortaya koymaya çalışıyor. Enerji güvenliğini dışlamayan, kalkınma hakkını gözeten ve adil geçişi somutlaştıran bir COP anlayışıyla hareket edeceğini vurguluyor.
Türkiye’nin bu tutumu özellikle gelişmekte olan ülkeler için önemli bir mesaj niteliği taşıyor. Çünkü birçok ülke için enerji dönüşümünün maliyeti, finansmana erişim sorunu ve kalkınma hedeflerinin sürdürülebilirliği halen temel sorunlar arasında yer alıyor. Türkiye, bu kesişim noktasında kendisini hem gelişmekte olan ülkelerin hassasiyetini anlayan hem de uluslararası
iklim rejiminin içinden konuşabilen bir aktör olarak konumlandırmaya çalışıyor. Enerji güvenliği, kalkınma hakkı ve adil geçiş arasında denge arayışı diplomasisi yürütüyor.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı’nın, COP31 Başkanlığı’nı hem Türkiye hem dünya için önemli bir fırsat olarak tanımlaması, Türkiye’nin Antalya sürecinde enerji başlığını daha kurumsal, veri temelli ve sonuç odaklı biçimde yaklaşım arzusunu güçlendiriyor.
Yenilenebilir enerji, gıda, soğutma ve ısıtma sistemleri, dijitalleşme ve hatta nükleer enerji gibi alanlarda yürütülen tartışmalar, COP31’in enerji boyutunun diğer zirvelere kıyasla daha görünür olacağını vadediyor. Ancak bu çizgi eleştirileri de beraberinde getiriyor. Özellikle sivil toplum ve çevre hareketleri, Türkiye’nin enerji güvenliği vurgusunun takdir edilirken, kömürden çıkış takvimiyle desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Dolayısıyla Antalya süreci ilerledikçe, Türkiye’nin gerçeklik ve uygulanabilirlik söylemini, fosil yakıtlardan uzaklaşma, yenilenebilir enerjiye geçiş ve adil dönüşüm mekanizmaları bakımından ne kadar somutlaştığı yakından izlenecektir.
Türkiye’nin COP31 stratejisinde dikkat çeken bir başka unsur da Avrupa ile daha güçlü bir iş birliği. Temiz enerji, yeşil dönüşüm, iklim iş birliği, Yeşil Mutabakat ile uyumlu dönüşüm, emisyon ticaret sistemi ve yeşil taksonomi gibi başlıkların gündeme taşınması, Avrupa ile eş güdüm nedeniyle önemli.
Türkiye, kendisini yalnızca Avrupa ile eşgüdüm içinde olan bir ortak değil, aynı zamanda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında köprü kurabilecek bir ülke olarak sunuyor.
Böylece Türkiye COP31’i, yalnızca Antalya’da yapılacak bir konferans olarak değil, daha kapsayıcı, daha dengeli ve daha adil bir iklim diplomasisi üretme fırsatı olarak okumaya çalışıyor.
Başarılı olması dileklerimle,
Kaynak: İKV Dergisi Nisan 2026
Necdet Buzbaş
TOBB Gıda Meclisi Başkanı












