

Nepal’de Ağustos 2026’da meydana gelen büyük buz kütlesi çökmesi ve ardından yaşanan sel felaketinde, resmî açıklamalara göre 1.451 kişi hayatını kaybetmiş, 5 bin kişinin de kayıp olduğu bildirilmiştir. İlk etapta bir buzul gölü patlaması olarak düşünülmüş olsa da, uzmanlar ve uydu analizleri, felaketin 5.200 metre yükseklikteki devasa bir buzul kütlesinin çökmesiyle tetiklenen çığ ve heyelanın nehir yataklarını taşırması sonucu meydana geldiğini doğrulamıştır. Küresel ısınma kaynaklı bu haber, bir iki gün TV haber bültenlerinde yer almış, sıradan bir olay gibi sessizce kaybolup gitmiştir.
Yeni bir rapor, Grönland ve Antarktika’da 1979 yılından bu yana geçen 47 yılda 12,5 trilyon ton buzun eridiğini ortaya koyarken, araştırmacılar bu miktarın ABD’nin üzerini yaklaşık 1,5 metre buz tabakasıyla kaplayacak büyüklükte olduğuna işaret ediyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), yeni raporunda dünya genelindeki nehirlerin 2025 yılında son on yılların en kurak yıllarından birini yaşadığını vurgularken, bunun yeryüzündeki su depolama miktarının azaldığı anlamına geldiğini ve su kaynaklarına ilişkin endişeleri artırdığını ifade ediyor.
Düzensiz ve özensiz yaşam tarzımızın gezegenimizi hızla tükettiği de ayrı bir gerçek. Dünya’nın biyokapasitesinin insanlığın ekolojik izi çarpı 365 güne bölünmesiyle tanımlanan “Dünya Limit Aşım Günü” bu yıl 30 Temmuz olarak açıklandı; ülkemiz için ise 6 Haziran olarak belirlendi. Gezegenimizin bu yıl altı aylık açık vermiş olması, insanlığın doğanın kendini yenileme kapasitesinden daha hızlı doğal kaynak tükettiği anlamına geliyor. Yani mevcut yaşam tarzımıza bir dünya yeterli değil, ikinci bir dünya gerekiyor.
Günümüzde, küresel ısınmanın sınırlandırılması amacıyla Paris Anlaşması’nda yer alan 1,5 °C’lik artış eşiğinin aşılması, petrol krizi (fosil yakıtlarla üstünlük hevesleri), savaşlar (henüz hesaplanmamış emisyon maliyeti) ve ABD’nin iklim rejiminden çekilmesi, mevcut başkanın dünya kamuoyuna açıkça küresel ısınmaya karşı olduğu yönündeki beyanatları…
Diğer yandan, 31’incisi Kasım 2026’da Antalya’da yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansları, gösterilen tüm iyi niyet çabalarına rağmen bugüne dek fosil yakıtlardan uzaklaşma iradesini ortaya koyamamış, sadece temenni ve hedeflerin bolca yer aldığı etkinlikler olarak kalmıştır. Çabaların sonuca yönelik eylemlere dönüşmemesi, kamuoyunda iklim değişikliğiyle ilgili farklı yorumların dolaşmasını beslemiştir. Özellikle iş çevrelerinin bazı kısımlarından, gelişmiş ekonomilerin yeni regülasyonlar getirmek veya şirketlere yeni raporlama yükleri oluşturmak yoluyla mevcut rekabet üstünlüklerini devam ettirme istekleri şeklinde yorumlar gelmekte.
2027–2029 dönemini kapsayan yeni Orta Vadeli Program (OVP), iş dünyası açısından bu konuda dikkatle izlenmesi gereken bir yaklaşım ortaya koyuyor: Yeşil dönüşüm. Bu başlık artık iklim değişikliği veya çevresel bir gündem üzerinde düşünce, algı ve kabullenişlerdeki ikilemden çıkmayı adeta emrediyor.
Küresel rekabette artık maliyet, kalite, teslimat süreleri kadar enerji ve karbon performansı da belirleyici rol oynuyor.
Özellikle Avrupa Birliği’nin “Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM)” kalıcı uygulama dönemine geçince, ihracatçı sektörler için karbon yoğunluğu daha görünür bir rekabet başlığına dönüşecektir. Başlangıçta çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen gibi enerji yoğun alanlarda zorunluluk arz edecek uygulamalar, bu sektörlerle sınırlı kalmayacak, tüm sektörlere yaygınlaşacaktır. Büyük üreticiler, tedarikçilerinden daha fazla veri, daha düşük enerji yoğunluğu ve ölçülebilir iyileşmeler isteyeceklerdir. Bu durum özellikle ihracat yapan KOBİ’lerimiz için yeni bir rekabet eşiği anlamına geliyor; rekabetin yeni dili yeşil dönüşümden geçiyor.
İklim değişikliğini kabullenmek noktasında herkesin aynı noktada durduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Ancak sadece iklim değişikliği penceresinden bakmak yerine bu dönüşümü bir fırsat olarak değerlendiren, daha az tüketen (israfsız şirket), daha az kaybeden, kaynaklarını daha iyi yöneten işletmeler her koşulda daha güçlü olacaktır. İşletmeler için enerji, su, hammadde, ambalaj malzemeleri, atık ve fire miktarları ile tesislerin duruş maliyetleri doğru ölçülür, yönetilir ve azaltıldığında kârlılık artışının yanında yeşil dönüşüme de katkı verilmiş olur.
Enerji verimliliği en somut alandır. Enerjinin yokluğu hayatın durmasına yol açabilir; daha az elektrik ve yakıt tüketen işletmeler daha düşük fatura öder. Enerji verimliliği, emisyon azaltımıyla küresel ısınmayı önlemeye katkı verir.
Sanayi tesislerinde dikkatten kaçan önemli fırsatlardan biri atık ısıdır. Atık ısı, kaynak olarak kullanılarak yakıt tüketimi azaltılabilir, enerji maliyetleri düşürülebilir.
İklim değişikliği açısından bakıldığında emisyon azalır, işletme maliyetleri düşer.
Su kullanımının optimize edilmesi ve geri kazanım uygulamaları (arıtma tesisleri vb.) yalnızca çevresel fayda üretmez; maliyetleri azaltır, üretim ve yaşam sürekliliğini destekler.
Hammadde ve ambalaj malzemelerinde fire ve hurda oranlarının doğru ölçüm altyapısıyla tespit edilip azaltılması çoğu zaman enerji tasarrufuna eşdeğer finansal etki sağlar.
Daha iyi proses kontrolü, doğru bakım (kestirimci bakım, planlı bakım vb. sistemler), otomasyon, kalite izleme, çalışanların güncel eğitimleri ile kayıplar düşürülebilir.
Doğru teknolojinin seçilmesi özel önem taşır. Doğru teknolojinin seçilmesi doğru sıraya bağlı olarak gerçekleştirilmelidir. Doğru sıra genellikle ölçmek, verimsizliği minimize etmek, geri kazanımları değerlendirmek ve sonrasında uygun teknolojiyi seçmek anlamına gelir.
Her yeşil teknoloji her işletme için doğru çözüm anlamına gelmez. Ancak yeşil dönüşümün artık sadece bir çevre dosyası değil, sanayicinin maliyet, ihracat, finansman ve dayanıklılık hesabının bir parçası olarak yerini alması kaçınılmazdır.
İklim değişikliğine karşı hangi noktada olursan ol, sağlayacağı kârlılığa inanmalısın.
(Onur Ünlü, Ekonomi Gazetesi, 26.08.2026)
Necdet Buzbaş
TOBB Gıda Meclisi Başkanı













